Öykü
Berîvanê Gundê Zêwê
Berîvan, Gundê Zêwê’de sabahları her zaman herkesten önce uyanırdı. Henüz güneş Dêrsim dağlarının arkasından görünmeden, evin toprak damına vuran serinliği hissederdi. Annesi tandırı yakmadan önce, o çoktan kapının önüne çıkmış olurdu. Ayakları çıplak, saçları dağınık ama bakışları dikkatliydi. Çünkü köyde gün, küçük ayrıntılarla başlardı.
Gundê Zêwê, Amed ile Çewlîg arasında, kimsenin tabelasını asmadığı ama herkesin yolunu bildiği bir köydü. Evler taş ve kerpiçtendi. Her evin önünde bir ceviz ya da dut ağacı vardı. Berîvan’ın evi köyün biraz yukarısındaydı; aşağıya doğru baktığında Xelîlan deresini görürdü. Dere, yazın ince bir çizgi gibi kalır, kışın ise sesiyle bütün köyü uyandırırdı.
Berîvan yedi yaşındaydı ama yaşı, yaptığı işlerden anlaşılmazdı. Sabahları keçileri saymak onun işiydi. Annesi her defasında “Berîvan, ewên min rêz bike” derdi. O da keçilerin kulaklarına tek tek bakar, eksik var mı diye kontrol ederdi. Bir gün bir keçi eksik olsa, bütün köy arardı. Çünkü köyde bir şey kaybolduğunda, herkesin içi daralırdı.
Okul, Gundê Zêwê’ye uzak değildi ama yol zordu. Berîvan okula gitmeyi severdi. En çok da defter kokusunu. Defterinin kapağında, Amed’den gelmiş bir yardım paketinden çıkan soluk bir resim vardı. Resimde bir şehir görünüyordu ama Berîvan o şehrin adını bilmiyordu. Yine de bakarken hayal kurardı. “Belki burası Dîlok’tur” diye düşünürdü bazen, bazen de “Belki Botan’dır.”
Okuldan sonra eve döndüğünde, ninesinin yanına otururdu. Ninesi her zaman aynı yerde, aynı kilimin üstünde oturur, elindeki yünleri eğirirdi. Berîvan ninesinin hikâyelerini severdi ama en çok sessiz kaldığı anları. Çünkü ninesi sustuğunda, geçmiş konuşurdu. Dêrsim’den, sürgünden, yarım kalan evlerden bahsederdi bazen. Ama Berîvan her şeyi anlamazdı; sadece ses tonundan bir şeylerin ağır olduğunu hissederdi.
Bir gün köye yabancı bir araba geldi. Toz kaldırarak durdu meydanda. Berîvan, diğer çocuklarla birlikte uzaktan baktı. Büyükler konuşurken seslerini alçaltmıştı. “Yol geçecekmiş” dediler. “Harita çizmişler.” Harita kelimesi Berîvan’ın aklında kaldı. O gece defterine ilk kez bir şey çizdi: Dağlar, dere ve evler. Gundê Zêwê’yi çizdi ama köyün etrafına büyük bir çizgi çekti. Kimse içeri girmesin diye.
Günler geçti. Yol gelmedi ama söylentiler kaldı. Berîvan, her sabah aynı şekilde uyandı. Keçileri saydı, okula gitti, ninesinin yanına oturdu. Ama artık dağlara bakarken başka bir şey hissediyordu. Dağlar sadece dağ değildi; köyü koruyan birer bekçi gibiydi.
Bir akşam güneş batarken, Berîvan annesine döndü ve sordu:
“Em ê her tim li vir bimînin, dayê?”
Annesi cevap vermedi. Sadece Berîvan’ın saçını okşadı. O an Berîvan anladı: Köy kalıcı olmayabilirdi ama hafıza kalıcıydı. Gundê Zêwê, haritalara girmese de, onun defterinde vardı.
O gece Berîvan defterini yastığının altına koydu. Çünkü bazı şeyler kaybolmamalıydı.
Gundê Zêwê, Amed ile Çewlîg arasında, kimsenin tabelasını asmadığı ama herkesin yolunu bildiği bir köydü. Evler taş ve kerpiçtendi. Her evin önünde bir ceviz ya da dut ağacı vardı. Berîvan’ın evi köyün biraz yukarısındaydı; aşağıya doğru baktığında Xelîlan deresini görürdü. Dere, yazın ince bir çizgi gibi kalır, kışın ise sesiyle bütün köyü uyandırırdı.
Berîvan yedi yaşındaydı ama yaşı, yaptığı işlerden anlaşılmazdı. Sabahları keçileri saymak onun işiydi. Annesi her defasında “Berîvan, ewên min rêz bike” derdi. O da keçilerin kulaklarına tek tek bakar, eksik var mı diye kontrol ederdi. Bir gün bir keçi eksik olsa, bütün köy arardı. Çünkü köyde bir şey kaybolduğunda, herkesin içi daralırdı.
Okul, Gundê Zêwê’ye uzak değildi ama yol zordu. Berîvan okula gitmeyi severdi. En çok da defter kokusunu. Defterinin kapağında, Amed’den gelmiş bir yardım paketinden çıkan soluk bir resim vardı. Resimde bir şehir görünüyordu ama Berîvan o şehrin adını bilmiyordu. Yine de bakarken hayal kurardı. “Belki burası Dîlok’tur” diye düşünürdü bazen, bazen de “Belki Botan’dır.”
Okuldan sonra eve döndüğünde, ninesinin yanına otururdu. Ninesi her zaman aynı yerde, aynı kilimin üstünde oturur, elindeki yünleri eğirirdi. Berîvan ninesinin hikâyelerini severdi ama en çok sessiz kaldığı anları. Çünkü ninesi sustuğunda, geçmiş konuşurdu. Dêrsim’den, sürgünden, yarım kalan evlerden bahsederdi bazen. Ama Berîvan her şeyi anlamazdı; sadece ses tonundan bir şeylerin ağır olduğunu hissederdi.
Bir gün köye yabancı bir araba geldi. Toz kaldırarak durdu meydanda. Berîvan, diğer çocuklarla birlikte uzaktan baktı. Büyükler konuşurken seslerini alçaltmıştı. “Yol geçecekmiş” dediler. “Harita çizmişler.” Harita kelimesi Berîvan’ın aklında kaldı. O gece defterine ilk kez bir şey çizdi: Dağlar, dere ve evler. Gundê Zêwê’yi çizdi ama köyün etrafına büyük bir çizgi çekti. Kimse içeri girmesin diye.
Günler geçti. Yol gelmedi ama söylentiler kaldı. Berîvan, her sabah aynı şekilde uyandı. Keçileri saydı, okula gitti, ninesinin yanına oturdu. Ama artık dağlara bakarken başka bir şey hissediyordu. Dağlar sadece dağ değildi; köyü koruyan birer bekçi gibiydi.
Bir akşam güneş batarken, Berîvan annesine döndü ve sordu:
“Em ê her tim li vir bimînin, dayê?”
Annesi cevap vermedi. Sadece Berîvan’ın saçını okşadı. O an Berîvan anladı: Köy kalıcı olmayabilirdi ama hafıza kalıcıydı. Gundê Zêwê, haritalara girmese de, onun defterinde vardı.
O gece Berîvan defterini yastığının altına koydu. Çünkü bazı şeyler kaybolmamalıydı.